NEVŞEHİR

Nevşehir’in Tarihi

Tarih Öncesi Dönem
Kapadokya bölgesi tarih içerisinde çeşitli devlet, toplum ve önemli kişilerin adlarıyla anılan dönemler yaşamıştır. Kapadokya Bölgesi’nin tarihi M.Ö. 3000’lerde yaşamış Asur ticaret kolonileri ve Hititlere kadar gitmektedir. Kapadokya Bölgesi’ni üç ana dönemde incelemek mümkündür. Birinci dönem paleolitik, neolitik ve antik dönemlerdir. İkinci dönem Roma ve Bizans dönemleri ve son dönem Türk dönemidir.

Kapadokya’da paleolitik döneme ilişkin izlere pek az rastlanmakla birlikte, bugüne kadar elde edilen veriler bu izlerin erken paleolitik dönemden çok, son paleolitik döneme ait olduğunu göstermektedir. Paleolitik dönemden sonra volkan patlamalarının uzun süre insan yerleşimine müsaade etmediği sanılmaktadır. Bu dönem Neolitik döneme kadar devam eder. Bölgede yapılan arkeolojik çalışmalarda neolitik dönemden başlayan bir çok yerleşme tesbit edilmiştir. Örneğin Ürgüp yakınlarında (Avla Tepesi) neolitik döneme ait taş aletler bulunmuştur. Acemhöyük kazılarında M.Ö. 6.- 7. yüzyıla ait izlere, Hitit ve Bronz çağa ait eserlere rastlanmıştır. Kapadokya’da ilk yerleşim izleri oldukça eski tarihlere uzanır. İnsanlığın avcılık ve toplayıcılıkla geçindiği döneme ait izlere rastlanmamasında volkanik patlamaların yanısıra, Kapadokya’nın yaşayan doğasının sonucu, mekanların bir sonra gelenler tarafından genişletilip tekrar yerleşime sahne olmasıyla izlerin silinmesinden kaynaklanmaktadır. Sulucakaracahöyük, Topaklı Höyük gibi alanlarda yapılan arkeolojik çalışmalar Hititler’den Bizans dönemine kadar geçen süre içinde bölgede çeşitli kültürlerin (Hitit, Frig, Roma, Geç Roma) yaşadığını göstermektedir. Bu döneme ait izler ancak topluluklar tarafından kullanılan eşyalarda görülebilir.

Neolitik şehri Çatalhöyük’te Kapadokya’nın tarihi başlar. M.Ö. 5000-4000 arasında Kapadokya’da küçük krallıklar yaşamıştır. Kapadokya’nın bilinen ilk halkları, Luviler ve Hititler’dir. Bölgede M.Ö. 2500 sonlarında Asurlular ticaret kolonileri kurmuşlardır. Anadolu’nun gerçek yazılı tarihini anlatan en eski belgeler Asur ticaret kolonilerinden kalmış olan Kapadokya tabletleridir. Kapadokya’nın “güzel at yetiştirilen ülke- güzel atlar ülkesi” anlamına gelen adı da Asurlular’ın mirasıdır. Asurlular’ın Katpatuta adını verdiği bölge Persler döneminde Kapadokya adını almıştır.

Erken Bronz Çağı sonlarında (M.Ö. 3200-1650) bölgenin -özellikle Avanos ve Kültepe’nin- önemli bir ticaret merkezi olduğunu Asur’lu tüccarlardan kalan pişmiş topraktan yapılmış ticaret mektuplarından öğrenmekteyiz. Asurlu tüccarların mektuplarında Kızılırmak yayı içinde kalan bu bölgeden Hitit ülkesi olarak söz edilmektedir. Asur ticaret kolonilerinin dönemi, M.Ö. 1850-1800 yılları arasında sona ermiştir.

Hititler’in Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya geldikleri tezi genel kabul gören bir tezdir. Kapadokya, Hitit İmparatorluğu’nun yükselme çağında (1750’lerde) Kral Şubbiluliyuma tarafından fethedilerek, Hititler’in “Aşağı Memleket” sınırlarına dahil olmuş, yaklaşık 500 yıl Hititler’in elinde kalmıştır.

Yerleşik hayata geçişle birlikte, yerleşim birimleri arasında temel ihtiyaçların karşılanması için ticaret ve benzeri ilişkiler doğmuş, temel ihtiyaç maddelerini üreten birimler önemli merkezler haline gelmişlerdir. Asurlular, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Karum adı verilen ticaret merkezleri kurmuşlardır. Bunların en önemlisi Kapadokya sınırlarında yer alan Kültepe Karumudur. Kültepe civarındaki Mazaka şehri (Kayseri) ticaret bakımından Kaneş’in yerine geçmiştir.

Mezopotamyalı Asurlarla Hititler arasında ticari ilişkiler gelişmiş olmakla birlikte, Asurlular’ın dil üzerinde bir etkisi yoktur. Bu bize, Asurlularla Hititler’in birbirine karışmadığını gösterir.

M.Ö. – VII. yüzyıllar arası dönem: Kapadokya ‘nın Karanlık Dönemi

M.Ö. 1200 yıllarında Hititler’in bir kolu olan Tabal Krallığı’nın tekrar canlandığı ve bölgeyi ele geçirdiği görülmektedir. Tabal Krallığı yaklaşık 24 beylikten oluşan bir konfederasyondur. Hacıbektaş-Karaburna, Topada (Acıgöl), Gülşehir-Sıvasa (Gökçetoprak) da çıkan hiyeroglif kaya yazıtları bunu göstermektedir. Tabal Krallığı at yetiştiriciliği ile ünlü olmuştur. Hititler’in çöküşünden sonra Tabal Ülkesi adını alan Kapadokya bölgesinin siyasal yapısı Ege’den (Frigyalılar ve Lidyalılar), Kafkaslar’dan (Kimmerler, İskitler ve Gasgarlar) ve Doğu’dan gelen (Persler, Medler) akınların etkisiyle sarsılmıştır. Bu akınlarla, Tabal Krallığı’nın hakimiyeti bölgede son bulmuştur.

Tabal Krallığından sonra Kapadokya, Frigyalılar’ın öncüsü sayılan Muşkiler tarafından işgal edilmiştir. Hititler’den sonra Orta Anadolu’da ilk defa büyük bir alanda devlet kurmayı başaranlar Muşki- Frigler’dir.

Zamanla Doğu’da Asurlar’ın ön Asya’yı egemenlikleri altına alması ve Batı’da Frigya hegemonyasını tanımış olan Lidyalılar’ın bağımsızlıklarını ilan edip rakip hale gelmesi, Frigler’i zor durumda bırakmıştır. Ancak Frigya devletini yıkanlar, Kimmer ve İskit akınları olmuştur. M.Ö. 676’da Kimmerler’e karşı koymak isteyen Frigya Kralı Midas’ın yenilmesiyle Frigler Orta Anadolu’dan Batı’ya sürülmüştür.

Kimmerler’in estirdiği fırtına sırasında ayakta kalmayı başaran Lidya devleti, fırtınadan sonra (M.Ö.VI. yüzyıl.) Frigya’nın önemli bir kısmını zaptederek Kapadokya’ya kadar genişlemiştir. Kapadokya bölgesinde Lidyalılar’in hakimiyeti bu tarihten sonra başlamıştır. M.Ö. 575-546 arasında bölgede Lidya- Pers çatışmaları ön plana çıkar. Lidya kralı Cresus, Pers ataklarını durdurmak için Kızılırmak’ı geçer. Ünlü matematikçi Milet’li Thales’in ilk hesaplarını da bu dönemde yaptığıgörülmektedir. Hatta hesaplamaların, Cresus’un Kızılırmak’ı geçmesi için nehrin iki kola bölünmesini sağladığı konusuna Heredot tarihinde yer verilmektedir.   Bu savaşta Creus’un Pers Kralı 2. Kıras’a yenilmesiyle Persler hem Lidya devletini hem Frigya prensliklerini ortadan kaldırarak, Kapadokya’yı ele geçirmişlerdir. Ancak, Orta Anadolu’ya yönelen İran (Pers) ve Yunan yayılmaları burada mukavemetle karşılaşmıştır.

Persler’in ilk işi Anadolu’yu İran’daki gibi satraplıklara ayırmak olmuştur. Kapadokya Satraplığı da bunlardan biridir. Genel bilgiler ışığında Persler’in halkı göçe zorlamadıkları, yerel kültür ile Pers kültürünün kaynaştığı söylense de yerli kültür ile kaynaşan unsur Fars değildir. Persler’in daha önce İran’dan sürdüğü, ama aynı zamanda Pers ordusunun kumanda heyetini oluşturan ve Anadolu’ya Pers akınlarının hemen öncesinde gelmiş ve yerleşmiş olan Medya’lı subay ve memurlardır.
Anadolu halkı kendine yabancı gördüğü Pers hakimiyetine ısınamamış, fırsat buldukça isyan etmiştir. Perslere karşı en büyük direnç Kapadokya’dan gelmiştir. Kapadokya Satraplığı, ordu merkezi ve ticaret yolunun güzergahı üzerinde olmasına rağmen, bölgedeki yerel beyler uzun süre Pers hakimiyetine karşı varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yerel Beyler’in Persler’e karşı verdikleri bağımsızlık mücadelesi, Pers İmparatorluğu’nun Makedonyalı İskender tarafından ortadan kaldırılmasının yolunu açmıştır.

Ancak, Kapadokya’da Pers hakimiyeti çok kolay sona ermemiştir. Yerel beylerin isyanlarını bastırmakta başarısız kalan Pers hükümdarı, Karyalı Datam’dan yardım almış, bu yardım karşılığında davet edildiği sarayda iftiraya uğradıktan sonra Kapadokya’ya kaçarak bağımsızlığını ilan etmiştir. Persler’in Kapadokya’daki nüfusu Datam’ın ölümünden sonra artmıştır. İskender’in seferleri sırasında satraplıkların önemli bir kısmı Perslidir.

Heradot tarihinde Persler’in Tanrı heykeli, tapmak, sunak gibi şeyleri yapmayı bilmedikleri; kurbanları dağ başlarında kestikleri ve Zeus’a tanrısal gök kubbe olarak taptıkları, güneşe, aya, toprağa, ateşe, suya ve rüzgara kurban adadıkları anlatılmaktadır. Persler zamanında, Kapadokya’da İran ayinlerinin yaygınlaştığını gösteren deliller M.S. IV. yüzyıla kadar Ateş Tanrısı’na adanmış mabetlerin varlığıdır.

Ayrıca, bir yandan kıyılardaki ticaret ve para ekonomisine karşın, iç kesimlerde kapalı bir kara ticaretinin egemen olmasından kaynaklanan ekonomik sınırlılıklar, diğer taraftan toprakların ordunun ileri gelenlerine verilmesi neticesinde bu kesimlerin debdebeli sefahatlerinin tarım ve hayvancılıkla uğraşan köylüleri köle durumuna düşürmesi ve bu köylülerin Roma’lı, Yunan’lı esircilere satılır hale gelmesi ile Pers Devleti gücünü kaybetmiştir.

Makedonya Kralı Büyük İskender, M.Ö 334 ve 331’de Pers ordularını artarda bozguna uğratarak   bu   büyük   imparatorluğu   çökertmiştir.   Doğu   Seferleri   sırasında   İskender’in Kapadokya’dan geçerken Cabictas adlı komutanını bölge idarecisi olarak bırakmasıyla Kapadokya da Makedonya egemenliğine girmiştir. Ancak Makedonyalılar, Kapadokya’da Batı Anadolu’daki Yunan kolonilerinde olduğu gibi coşkuyla karşılanmamıştır. İskender, komutanlarından Sabiktas’ı bölgeyi denetim altına almakla görevlendirince, halk buna karşı çıkmış ve eski Pers soylularından Ariarates, halkın desteğini alarak 332’de merkezi Mazaka (Kayseri) olan Kapodakya Krallığı’nı kurmuştur. Çalışkan bir yönetici olan I. Ariarates Kapadokya Krallığı’nın sınırlarını Yeşilırmak havzasına kadar genişletmiştir. Genç Kapadokya Krallığı İskender’in ölümüne kadar barış içinde yaşamıştır. İskender’in ölümünden sonra onun otoritesini üstlenen Perdikkas, Makedonya İmparatorluğu’nun ortasında filizlenen bağımsız bir krallığın varlığına göz yummamıştır. Ariarates’in bozguna uğratılmasından sonra yönetim Makedonyalı komutanlardan Eumenes’e devredilmiştir. Çok geçmeden I. Ariaraets’in yeğeni II. Ariarates, Kapadokya’ya geri dönerek Makedonyalılar’ı bölgeden atmıştır. Ancak ikinci kez kurulan krallık, topraklarının önemli bir kısmını yitirmiş durumdadır. Kuzeyde yine bir Pers soylusu olan Ktistes Pontus Devleti’ni, güneyde ise İskender’in komutanlarından Selevkos bağımsız bir krallık kurmuştur. Aynı zamanda M.Ö. 280 yıllarında Kapadokya Batı’dan gelen Galat topluluklarının istilasına sahne olmaktadır. Kızılırmak yayı içine yerleşen Galatlar, Kapadokya ile sınır komşusu olmuşlardır. Kapadokya Krallığı Galatlarla sık sık savaşmak zorunda kalmış, aynı zamanda Roma Devleti’nin Anadolu’nun içlerine kadar ilerlemesine engel olmaya çalışmıştır. Bunun için Bergama Krallığı’nın yanında yer alan V. Ariarates’in ölümüyle Yunan kültürü Kapadokya’ya girmeye başlamıştır. Pontus Krallığı’nın entrikalanyla Kapadokya tahtı iyice sarsılmıştır, sonunda kral soyu tümüyle yok edilmiştir. Ardından Kapadokya Krallığı’nın topraklarının paylaşımı için Pontus Krallığı ile Roma Devleti arasında bir mücadele başlamıştır. Bu dönemde Kapadokya tahtı birkaç kez el değiştirmiştir.

Roma ve Bizans Dönemleri

Sürekli iktidar değişikliklerinin yanı sıra, bölgeyi istila edenlerin her seferinde, ürünleri yağmalamaları ve baskı yapmaları ile bunalan Kapadokya halkı, Roma imparatorluk merkezinde Cumhuriyet yönetiminin devrilmesinden sonra, giderek Roma’nın ağır baskısı altına girmiş, bölgedeki krallar Roma yönetiminin birer uydusu haline gelmişlerdir. Kapadokya, M.S. 17’de Roma Kralı Tiberius tarafından Roma’ya bağlanmış, bir yıl sonra da vilayet ilan edilerek bir vali (legat) atanmıştır. Kapadokya Eyaletinin sınırları kuzeyde Samsun’a, güneyde Klikya’ya, batıda Tuz Gölü’ne, doğuda Fırat kıyılarına kadar uzanmıştır.

M.S. 18’de çok zengin ve gelişmiş bir şehir olarak karşımıza çıkan Avanos, yörenin en önemli politik ve dini merkezlerinden biridir. Krallık hiyerarşisinin üçüncü adamı olan Avanos rahibine hizmet eden Euphrates’in yazıları bize Avanos’ta çok sağlam ve güçlü bir aristokrasinin varlığını göstermektedir. İlk çağlardan beri Kapadokya’nın en önemli kenti olan Kayseri, Romalılar döneminde de Kapadokya’nın merkezidir. İmparator Tiberus tarafından Sezare (Kayseri) adı verilen şehrin etrafı, daha sonraki yıllarda İran’dan gelen Sasani saldırılarına karşı Gordianus tarafından surlarla çevrilmiştir. Roma döneminde de Doğu’dan gelen saldırılar devam etmiştir. Gerek bu saldırılar yoluyla toprakları ele geçirerek gerekse göç yoluyla gelip bu topraklara yerleşenlere karşı Romalılar lejyon denen askeri birlikleriyle mücadele etmişlerdir.

Diğer taraftan Anadolu’da yayılmaya başlayan Hıristiyanlar için Roma dönemi hareketli bir dönemdir. Bilindiği gibi, Hıristiyanlığın ilk yılları puta tapan Roma Devleti’nin ağır baskıları altında geçmiş, bu da Hıristiyanları büyük şehirlerden kayalık gizli alanlara kaçmaya yöneltmiştir. Bölgede ilk Hıristiyan yerleşmeler, Aziz Paulus’un bir misyonerlik gezisi sırasında burayı keşfetmesiyle başlar. Hıristiyanların bölgede yaygın olarak görülmeye başladığı dönem, III. yüzyıldır. Roma Kralı Diokletien’in Hıristiyanlara uyguladığı baskı ve takibat, ardılı I. Konstantin’in Hıristiyanlığı kabul etmesiyle başlayan rahatlama ile yaşanan bu dini heyecan devri, aslında aynı zamanda pek çok doğal külte inanmanın da doğal sayıldığı dini bir senkretizm devridir. Bu tarihten sonra Romalılar, Bizanslılar ve ardıllarının Kapadokya halkını kendi kültürlerine asimile etme gayreti içinde olmadıkları anlaşılmaktadır.

Romalılar’ın Orta ve Doğu Anadolu’yu ele geçirdikten sonra yaptıkları ilk iş bölgeyi Ege’ye bağlayan bir yol yaparak iki önemli merkez arasında ulaşımı sağlamak olmuştur. Askeri ve ticari açıdan yapımı büyük önem taşıyan bu yol, Kapadokya’dan geçmektedir. Böylece, Anadolu’nun iç kesimlerinin denizle bağlantısı sağlanmıştır. Ancak, deniz ticaretinin toprak ürünleriyle desteklenmemesi sonucu bir ekonomik bunalım başlamıştır. Kral Antonin zamanında patlak veren ekonomik bunalım 284 yılında İmparator Diokletien’in tahta çıkışına kadar devam etmiştir. Bu dönemde İmparatorluk, yani merkeziyetçi unsur kavramı, yerini merkezden kopma eğiliminde bulunan kuvvetlere bırakmaya başlamıştır. Dolayısıyla para hacminin aşırı derecede daralması, büyük toprak sahiplerinin malikanelerine kapanmaları sonucunu doğururken, aynı zaman içinde köle-işgücünün azalması da (yayılma savaşlarında toparlanıp getirilen köle neslinin tükenmesi, yenilerinin sağlanmasındaki mali imkansızlık) bunları topraklarına yeni bir düzen vermeye itmiş, topraklar ikiye bölünmüştür. Birinci toprak tipi, efendinin hası olup (indominicatum) konutla (villa) birlikte işlenebilir toprakların büyük bir kısmından meydana gelen toprak tipidir. Diğer toprak tipi özgür denen köylüler (koloni) arasında “çift” (manses) olan iki bölüme ayrılmıştır. Koloni (köylüler) ürünlerinin onda biri kadarını toprak sahibine vermekle ve zamanlarının büyük bir kısmını da senyörün toprağında harcamakla yükümlü kılınmıştır.15 Tarımsal üretim ilişkilerinin şartlarındaki değişiklik, yaşamı daha da zorlaştırmıştır. Kolon sürekli, soydan gelme, ama gönüllü olmayan bir çiftçidir. Toprağa bağlılık onun için hem bir hak hem de zorunluluktur. Öyle ki toprağı terk edemez, kaçmaya teşebbüs ederse ağır bir şekilde cezalandırılır.

İmparator Julianus Apostata zamanında (361-262) saygın bir bilgin ve din adamı olan Kayseri Başpiskoposu, yoksul halkın yaşam düzeyini yükseltmek için çok çaba harcamıştır. Ancak merkezdeki Roma yönetimi bu uygar din adamının toplum üzerindeki etkisinden çekinerek Kapadokya’yı kuzey ve güney olmak üzere iki yönetsel bölgeye ayırmıştır.

Roma İmparatorluğu’nun 395’te ikiye ayrılmasıyla Kapadokya Doğu Roma Devleti’nin (Bizans) hakimiyeti altında kalmıştır. Bizans döneminde Kapadokya Anadolu’nun iki piskoposluk merkezinden biri olmuştur. Aynı zamanda üç büyük azizin memleketi olarak da bilinir. Bunlar, Kayseri Başpiskoposu Büyük Basil, Kardeşi Nissalı Gregory ve Naziruslu Gregory’dir. Aziz Basil kaya kiliselerin ve manastırların kurucusudur.

Bizans’ın ilk yıllarında bölge sakin bir dönem yaşamıştır. İmparatorluğun sınırlarının Kafkasya’ya kadar uzandığı düşünülürse, Kapadokya ve çevresi coğrafi bakımdan merkez durumundadır. Bölge halkı bu dönemde Helen-Roma fikirlerinden ziyade İran’ın etkisi altında kalmıştır. Doğu’dan güçlü Arap ve Sasani akınları başlamış, İmparator Heraclius Anadolu’nun önemli kısmını askeri eyaletlere ayırmıştır. Kapadokya da bu eyaletlerden biridir. İmparatorluğun Doğu bölgelerinin işgal altında kaldığı, Hakiki Haç’ın Kudüs’ten kaçırılıp tekrar geri alınarak Kudüs’e götürüldüğü, savaşların aralıksız devam ettiği bu kargaşa döneminde Derinkuyu ve Kaymaklı gibi düz ovalarda yaşayan halk yeraltı şehirlerine, dağlık kesimlerde yaşayanlar ise kaya kilise ve hücrelere sığınmıştır.

Bizans Devleti bir yandan Arap ve Sasani akınlarıyla baş etmeye çalışırken, diğer yandan Focas zamanından başlayıp II. Basil döneminde doruğuna ulaşan yayılma siyaseti, ilk bakışta zaferlerle dolu ama uzun vadede yıkım getiren bir savaşlar dizisine yol açmakla kalmamış, feodalizmi azdırmıştır. Orduda hizmet edenlere toprak tahsis edildiğinden, bir süre sonra toprak sahibi askeri aristokrat grup ortaya çıkmış, kiliselerin ve feodallerin gücü artmıştır. İmparator Basileos’un ölümünden sonraki çağda, büyük malikaneler hızla artarken asker ve köylü kökenli küçük mülkiyet çökmeye başlamıştır. Vergiler, resimler, angaryalar kadar, toprağa bağlılığın içerdiği bütün külfetlerin ağırlığı altında ezilen bağımlı köylünün gösterdiği tek tepki, çok kere nereye olduğunu bile bilmeden kaçmaktan ibarettir.

Ayrıca Bizans döneminde uzun süredir devam eden mezhep çatışmaları iyice artmış, İmparator III. Leon’un ikonları yasaklamasıyla ikonoklasm dönemi başlamıştır (726-843). Önce, Hıristiyanlara baskı yapan Sasanilerin ve din büyüklerinin tasvirine karşı olan Arapların saldırıları nedeniyle ikona yanlısı keşişler, Göreme, Ürgüp ve Avanos çevresindeki kayalık, kuytu bölgelere sığınmışlardır. İkon kırıcı akımın Bizans’ta güç bulmasıyla taşlardan oyulmuş manastır ve kiliselere sığınanların sayısı da artmıştır. Bu dönem, İmparatoriçe Thedore’un ikonları tekrar serbest bırakmasıyla son bulmuştur.

IX-XI. yüzyıllar arasında Göreme ve Zelve önemli bir manastır yerleşimine sahne olmuştur. Bu dönemde kuzeyde Pontus Krallığı’nın elinde olan Hıristiyanlık merkezleri Kapadokya’ya kaymıştır.
Toprak mülkiyetinin değişimi ve savaşların yarattığı sosyal bunalım, sefaleti, açlığı ve salgın hastalıkları da beraberinde getirmiştir. Bu dönem aynı zamanda, rahipler ile Bizans imparatorları arasında mülkiyet ve iktidar mücadelelerinin kızıştığı bir dönemdir. Bu mücadelenin nedeni, manastır rahiplerinin bağış toplaması sonucu imparatorun hazinesinin küçülmesi, ordunun askersiz ve ikmalsiz kalması ve manastır mülkiyetini sınırlama yoluna gitmesidir. Bu mücadeleye rağmen, kilise önemli bir ekonomik güce ulaşarak Bizans halkındaki feodal-yoksul köylü ikilemini keskinleştirerek ileride patlayacak iç kavgalara zemin hazırlayacaktır. Bu zor hayat dini sığınma arayışlarını güçlendirdiğinden Kapadokya kiliselerine insan yığılmaları başlamış ve Bizans Selçuklu fetihlerine kapılarını ardına kadar açmıştır. Bütün bu gelişmeler Bizans’ın Orta ve Doğu Anadolu’yu kolayca kaybetmesine zemin hazırlamıştır. Sonraki yıllarda Bizans Devleti’ndeki taht kavgaları Türk güçlerinin hakimiyetini artırmıştır.

Ancak Oğuz Türklerinin, nizami Bizans ordularıyla başa çıkması çok da kolay olmamıştır. İlk olarak 1064 yılında Kayseri ve Nevşehir yönüne doğru ilerledilerse de yenilgiye uğrayıp, geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu tarihten sonra Alparslan’ın komutanlarından Afşin Bey Bizanslıları yenilgiye uğratıp bölgeyi ele geçirmiş, ama bu durum uzun sürmemiştir. Anadolu’nun kapıları Türklere 1071 Malazgirt Savaşı ile açılmıştır.

Kapadokya’da Türk Dönemi

Kapadokya’da Türk dönemi, Bizans’tan sonra Selçukluların bölgeye hakimiyeti ile başlar. Anadolu beylikleri ve Osmanlı Devleti’nin etkileri, Milli Mücadele ve Cumhuriyet dönemi ile devam eder.

Osmanlı Dönemi

1071 ‘de Türklerin Anadolu’ya girmelerinin ardından 1072’de bölgeye birçok Oğuz Boyu yerleşmiş, yerli Rum köyleriyle birlikte Türk yerleşimleri de oluşmaya başlamıştır. 330 yıl süren Selçuklu hakimiyetinden önce Kapadokya bir süre (1086-1175) Danişmendliler’in yönetiminde kalmıştır. Danişmendliler’in Selçuklular’la birlikte hareket ettiği Haçlı Seferleri sırasında Kapadokya büyük zarara uğramıştır.

Sultan Melikşah’ın ölümünden sonra Büyük Selçuklu Devleti’nde taht kavgaları baş göstermiştir. Sultan Sencer’in 1157’de ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti dağılmış, şehzadeler bulundukları bölgelerde bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Ancak Büyük Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra en uzun süre ayakta kalan kolu, XIV. yüzyıla kadar devam eden Anadolu Selçuklu Devleti ‘dir.

1143’te Melik Gazi’nin ölümüyle Danişmendliler’de taht kavgaları başlamış ve II. Kılıçarslan tarafından 1175’de fethinden sonra Kapadokya ve çevresi de Selçuklu egemenliği altına girmiştir.  Selçukluların   1243  Kösedağ savaşında Moğollar’a yenilmesiyle birlikte, bölgede Moğol hakimiyeti başlamış ve bölge Moğollar tarafından bir üs olarak kullanılmıştır.

Kapadokya’nın özellikle Nevşehir’e yakın kesimleri, Anadolu Selçukluları döneminde Doğu ile Batı arasında ticari ve kültürel bir köprü vazifesi görmüştür. Bu bölge, Çay Hanı, Horozlu Han, Zazadın Han, Sultan Hanı, Ağzıkara Han, Tepesidelik Han, Alay Hanı ve Sarıhan gibi birer menzillik mesafedeki kervansarayların sıralandığı ticaret yolu üzerindedir. Bu ticaret yolu, Ege’yi Orta Asya, Çin ve Mezopotamya’ya bağlayan bir yol olmuştur.

I. Alaeddin Keykubat ile en parlak dönemini yaşayan Anadolu Selçukluları bu dönemden sonra taht kavgaları ve toprak kayıpları nedeniyle dağılmıştır. Kapadokya içindeki mağaralar, anlaşmazlıklarda sultanların sığınma yerleri olarak kullanılmıştır.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin ortadan kalkmasının ardından, Kapadokya’ya hakim olan devlet ve beylikler sırasıyla; İlhanlılar, Eratna Beyliği, Karamanoğulları ve Osmanlı Devleti’dir. 1318 yılında Orta ve Doğu Anadolu’nun İlhanlı Devleti’nin vilayeti sayılmasıyla birlikte Kapadokya İlhanlı Valisi Timurtaş’ın yönetimine verilmiştir. Timurtaş 1322’de İlhanlılar’a karşı bağımsızlığını ilan edince 1327’de öldürülmüştür. Bundan sonra bölgede İlhanlıların komutanlarından Eratna Bey’in yönetimi başlamıştır. 1340’tan 1365’e kadar Bağımsız Eratna Beyliği (İlhanlılar’dan bağımsız) bölgenin hakimi olmuştur.

Eratna Bey’in ölümüyle, beyliğin başına çocuk yaştaki yöneticilerin geçmesi, Karamanoğuliarı’nın işine yaramış, Kapadokya bölgesinin de içinde bulunduğu topraklar 1365’te Karamanoğlu Alaeddin Bey tarafından ele geçirilmiştir.

1381’de Eratna soyundan II. Mehmed Bey’i safdışı bırakan Vezir Kadı Burhaneddin Ahmed beylik yönetimini ele geçirince , bölge onun egemenliği altına girmiştir. Kadı Burhaneddin’in yöreyi kesin olarak ne zaman aldığı bilinmemektedir. Kadı Burhaneddin’in 1398’de Akkoyunlu Kara Yülük Osman Bey tarafından öldürülmesi üzerine, yöreyi Karamanoğulları ele geçirmiştir. Osmanlı Hükümdarı I. Beyazıt, aynı yıl Karamanoğulları beyliğine son vermiş ve Kapadokya yöresini Osmanlı topraklarına katmıştır. Ancak I. Beyazıt 1402 Ankara Savaşında Moğol hükümdarı Timur’a yenilmiş; Timur’un Osmanlılar’dan aldığı toprakları beyliklere dağıtmasıyla Anadolu beylikleri dönemi yeniden canlanmıştır. Kapadokya yöresi bu dönemde tekrar Karamanoğulları Beyliği’nin yönetimine geçmiştir. Karamanoğulları ile Osmanlılar arasında uzun süren savaşlar, önceleri Osmanlılar’in daha sonraları, 1466 yılında Karamanoğuliarı’nın yenilgisiyle Kapadokya yöresi tekrar Osmanlı Devleti’ne katılmıştır.
Osmanlı Devleti Dönemi

Kapadokya, Osmanlı yönetiminin ilk yıllarını barış içinde ve sessiz bir biçimde yaşamıştır. Bu durum, Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıktığı zaman, hazine gelirlerini artırmak için yaptırdığı yeni bir arazi tahririne kadar sürmüştür. İl yazıcılarının bir kısmı arazi ölçümlerini ve ürün miktarını fazla göstererek vergi miktarını artırınca bazı dirlik sahiplerinin toprağı elinden alınmış ve bu durum halk ile asker arasında huzursuzluğa neden olmuştur. Ayrıca 1582’den itibaren başlayan İran seferleri tımar düzenini bozmuş, dirlik sahiplerinin isyanına neden olmuştur. Celali isyanları olarak bilinen ve dirlik sahiplerinin ailelerini ve topraklarını bırakıp savaşa gitmeyi reddetmeleriyle alevlenen bu isyanlar Kapadokya’da da etkili olmuştur.

Osmanlı döneminin ilk yıllarından XVII. yüzyıla kadar Kapadokya bölgesinin en önemli merkezi Ürgüp olmuştur. Kaynaklar 1530’da Ürgüp’ün 6 mahalleden oluşan ve 213’ü Müslüman, 35’i diğer dini ve etnik tebadan toplam 248 haneye sahip bir kasaba olduğunu söylemektedir. XVII. yüzyıla kadar Nevşehir, eski adı Nissa olan Muşkara Köyü olarak bilinir. Burası Niğde’ye bağlı Ürgüp kasabasının 18 hanelik bir köyüdür.

Muşkara’nın (Nevşehir) iskan durumunun XVI. yüzyıldan XVIII. yüzyıla pek fazla bir değişiklik göstermediği gözlemlenmektedir. Ancak, Damat İbrahim Paşa’nın Osmanlı Sadrazamı olmasıyla bölgede önemli bir canlanma ve yenilenme yaşanmıştır. Lale Devri’nin önemli sadrazamlarından Damat İbrahim Paşa, Muşkara’da bu döneme yakışır yenilikler uygulamıştır. Örneğin, Muşkara’yı mimari yapılarla donatmış, imar ve iskanını tamamlamış ve Niğde Sancağı’na bağlı bir kaza haline getirdikten sonra adını Nevşehir olarak değiştirmiştir.

Bugünkü Gülşehir’in kurucusu ise Karavezir lakabıyla bilinen Silahtar Mehmet Paşa’dır. Eski adı Arapsun olan Gülşehir, 1584’te Uçhisar nahiyesine bağlı 30 hanelik bir köydür. Halkının tümü Müslüman’dır. Silahtar Mehmet Paşa, burada bir cami ve bir medrese yaptırmış, kasaba nüfusunun artmasını sağlamış ve ardından Arapsun adını Gülşehir olarak değiştirmiştir.

Osmanlı Devleti’nin 1840 yılındaki resmi kayıtları Nevşehir ve Ürgüp’ün Niğde Muhassıllığı’na bağlı olduğunu göstermektedir. 1847’deki idari yapılanmada Nevşehir Konya eyaletine bağlı livalardan biri haline getirilmiştir. 1849 kayıtlarından sancak merkezinin Niğde’ye taşınmasından söz edilmektedir.

1867 Vilayet Nizamnamesi’ne göre Nevşehir Livası kazaya dönüştürülerek Konya Vilayeti’nin Niğde Sancağı’na bağlanmıştır. Bu dönemde Niğde Sancağı’nın Nevşehir, Ürgüp, Aksaray, Kırşehir ve Yahyalı olmak üzere beş kazası bulunmaktadır. Kısaca idari hiyerarşi şu şekildedir: Konya Eyaleti, Niğde Sancağı, Nevşehir ve Ürgüp kazaları ve bunların köyleri. Nevşehir’in idari statüsü, 1867’den 1918’e kadar değişmemiştir. Buna karşın, 1896 yılında Arapsun (Gülşehir) Niğde Sancağı’na bağlı bir kaza haline getirilmiştir. Avanos, bu yüzyılda Ankara Vilayeti’nin Kırşehir Sancağı’na bağlı bir kaza, Hacıbektaş ise yine aynı vilayete ve sancağa bağlı olan bir nahiye durumundadır.

Milli Mücadele ve Cumhuriyet Dönemi

Kapadokya yöresi Milli Mücadele yıllarında Mütareke’nin belirlediği paylaşım alanlarının dışında kaldığı için önemli bir olaya sahne olmamıştır. Bununla birlikte Dellaczade Hacı Osman Efendi Sivas Kongresi’ne Nevşehir delegesi olarak katılmış, memleketinde Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin şubesini kurmuş ve milli mücadeleye katılımı sağlamıştır.

Başka bir olay da Mustafa Kemal’in 1919’da Hacı Bektaş-ı Veli Tekkesi’ne gelerek tekke şeyhi ve çelebisi ile görüşmesidir. Bu görüşmenin ardından Anadolu’daki tüm Bektaşi tekkeleri milli mücadeleye destek kararı almış ve bu tekkeler karargah gibi çalışmıştır. Cumhuriyet sonrasında gelişip büyüyen, Niğde’ye bağlı bir ilçe olan Nevşehir’e 1954 yılında il statüsü verilmiştir.

Mezopotamyalı Asurlarla Hititler arasında ticari ilişkiler gelişmiş olmakla birlikte, Asurlular’ın dil üzerinde bir etkisi yoktur. Bu bize, Asurlularla Hititler’in birbirine karışmadığını gösterir.

KRONOLOJİ
M.Ö. 3000-1750 Asur Ticaret Kolonileri ve Hititler Dönemi
M.Ö. 1750-1400 Hitit Krallık Dönemi
M.Ö. 1400-1200 Hitit İmparatorluk Dönemi
M.Ö. 1200-1100 Ege ve Kuzey Kavimlerinin Kapadokya’ya Gelişi
M.Ö. 1100-950 Frigyalılar
M.Ö. 800 Hitit Tabal Krallığı’nm Bölgede Tekrar Canlanışı
M.Ö. 950-585 Kimmer-İskit Akınları ve Lidyalılar’ın Egemenliği
M.Ö. 585-334 Pers Egemenliği
M.Ö. 334-335 Makedonya Komutanlığı (3 Ay)
334-M.S.17 Kapadokya Krallığı Dönemi
17-395 Roma İmparatorluğu Dönemi
395 Doğu Roma (Bizans) Devleti
1072 Türk Boylarının Yerleşmeye Başlaması
1086-1175 Danişmendliler Dönemi
1175 Anadolu Selçukluları Dönemi
1243 Moğol Hakimiyeti
1318 Anadolu Selçuklu Devleti’nin Son Bulması
1318 İlhanlı Valisi Timurtaş’ın ve Eratna Bey’in Yönetimi
1340 Bağımsız Eratna Beyliği
1365 Karamanoğulları Beyliği
1381 Kadı Burhanettin Yönetimi
1398 Karamanoğulları’nın Bölgeyi Geri Alması
1398-1402 Osmanlı Egemenliği
1402 Timur’un Bölgeyi Karamanoğulları’na Geri Vermesi
1436 Sultan II. Murat’ın Nevşehir ve Kayseri’yi Karamanoğlulan’ndan geri alması
1466 Kapadokya’nın Kesin Olarak Osmanlı Topraklarına Katılması
1867 Nevşehir Livasının Kazaya Dönüştürülerek Niğde’ye Bağlanması
1902 Nevşehir’in Ankara Sancağına Bağlanması
1954 Nevşehir’in İl Olması

 Nevşehir’in Tarihi Yerleri

Göreme Açık Hava Müzesi

Nevşehir’e 13 km. uzaklıkta ve Göreme kasabasının 2 km. doğusunda yer alan bir kaya yerleşim yeridir. M.S. 4. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar yoğun bir şekilde manastır hayatı yaşanmıştır. Hemen her kaya bloğunun içinde kiliseler, şapeller, yemekhaneler ve oturma mekânları mevcuttur. Bugünkü Göreme Açık Hava Müzesi manastır eğitim sisteminin başlatıldığı yer olarak kabul edilir. Soğanlı, Ihlara, Açıksaray aynı eğitim sisteminin daha sonraları görüldüğü yerlerdir.

Göreme Açık Hava Müzesi

Kiliseler, 2 tür teknikle boyanmıştır. Birincisi, doğrudan doğruya kaya yüzeyi düzeltilerek üzerine yapılan boyama; ikincisi ise, kaya üzerine yapılan secco (tempera) ve fresko tekniği ile yapılan boyamadır. Kilisede işlenen konular İncil ve Hz. İsa’nın hayatından alınmıştır.

Göreme Açık Hava Müzesi’nde Kızlar ve Erkekler Manastırı, Aziz Basil Kilisesi, Elmalı Kilise, Aziz Barbara Kilisesi, Yılanlı Kilise, Karanlık Kilise, Çarıklı Kilise ve Tokalı Kilise bulunmaktadır.

Rahibeler ve Rahipler Manastırı

Rahibeler ve Rahipler Manastırı


Müze girişinin solunda yer alan 6-7 katlı kaya kütlesi “Rahibeler Manastırı” olarak bilinir. Bu manastırın 1. katındaki yemekhanesi, mutfağı, birkaç odası; 2. katındaki yıkık şapeli gezilebilir durumdadır. 3. katındaki (bir tünelle ulaşılan) kilisesi çapraz kubbeli, dört sütunlu üç apsislidir. Ana apsisteki templona Göreme’deki diğer kiliselerde pek rastlanmaz. Kilisede doğrudan kaya üzerine yapılan Hz. İsa freskinin yanında kırmızı bezemeler görülür. Manastırda katlar arasındaki bağlantı tünellerle sağlanmıştır. Tehlike anında tünelleri kapatmak üzere yeraltı şehirlerinde olduğu gibi “sürgü taşları” kullanılmıştır. Sağdaki Rahipler Manastırı’nda ise erozyon nedeniyle katlar arasındaki geçişler kapandığından, sadece giriş katındaki birkaç oda görülebilmektedir.

Aziz Basil Şapeli

Aziz Basil Şapeli

Göreme Açık Hava Müzesi’nin girişindedir. Sütunlarla ayrılan nartekste mezar çukurları bulunmaktadır. Nef enine beşik tonozlu, dikdörtgen planlı ve üç apsislidir. Dikdörtgen nefin sol uzun yüzünde biri büyük, ikisi küçük, üç apsis bulunmaktadır. Kilise 11. yüzyıla tarihlenmektedir.

Sahneler; ana apsiste Hz. İsa portresi, ön yüzünde Hz. Meryem ve çocuk İsa, kuzey duvarında at üzerinde Aziz Theodore, güney duvarında ise yine at üzerinde ejderle savaşan Aziz George tasviri, Aziz Demetrius ve 2 azize tasviri bulunmaktadır.

Elmalı Kilise

Elmalı Kilise

Dokuz kubbeli, dört sütunlu, kapalı haç planlı, üç apsislidir. Asıl girişi güney yönünden olan kiliseye, kuzeyden açılan bir tünel vasıtasıyla girilebilmektedir.

Elmalı Kilise’nin ilk süslemeleri doğrudan duvara kırmızı boya ile yapılan haç ve geometrik motiflerdir. Kilise 11. yüzyılın ortası ve 12. yüzyılın başına tarihlenmektedir.

Sahneler; Deesis, doğum, üç müneccimin tapınması, vaftiz, Lazarus’un diriltilmesi, başkalaşım, Kudüs’e giriş, son akşam yemeği, ihanet, Hz. İsa Golgota yolunda, Hz. İsa çarmıhta, Hz. İsa’nın gömülmesi, Hz. İsa’nın cehenneme inişi, kadınlar boş mezar başında, Hz. İsa’nın göğe çıkışı ve aziz tasvirleri. Ayrıca Tevrat kaynaklı İbrahim Peygamber’in misafirperverliği ve üç Yahudi gencin fırında yakılması sahnesi resmedilmiştir.

Azize Barbara Şapeli

Azize Barbara Şapeli

Elmalı Kilisenin bulunduğu kaya blokunun arkasındadır. Haç planlı, iki sütunlu, batı, kuzey ve güney haç kolları beşik tonozlu, merkezi kubbeli, doğu haç kolu ve doğudaki iki köşe mekânı kubbelidir. Bir ana, iki yan apsisi bulunmaktadır.

Motifler kırmızı boya ile doğrudan kaya üzerine çizilmiştir. Duvarlarda ve kubbede zengin geometrik motifler, mitolojik hayvanlar ve askerî semboller bulunmaktadır. Ayrıca duvarlarda taş izlenimi veren motifler de yer almaktadır. Kilise 11.yüzyılın ikinci yarısına tarihlenmektedir.

Sahneler; ana apsiste İsa pantokrator; kuzey haç kolunda at üzerinde ejderle savaşan Aziz George ve Aziz Theodore; batı haç kolunda ise Azize Barbara tasviri bulunmaktadır.

Yılanlı (Aziz Onuphrius) Kilise

Yılanlı (Aziz Onuphrius) Kilise

Girişi kuzeydendir. Ana mekân enlemesine dikdörtgen planlı, beşik tonozlu, güneyde mezarların bulunduğu ek mekân ise düz tavanlıdır. Apsisi sol uzun duvara oyulmuş, kilise tamamlanmadan bırakılmıştır.

Kilise tonozunun her iki yanında Kappadokia’da saygın olan azizlerin tasvirleri bulunmaktadır. Kilise 11. yüzyıla tarihlenmektedir.

Sahneler; girişin tüm karşısında sol elinde İncil tutan Hz. İsa ve yanında kilisenin banisi, tonozun doğusunda ejderle savaşan Aziz George ve Aziz Theodore, gerçek haçı tutan Helena ve oğlu Konstantin; tonozun batısında çıplak, uzun saçlı ve önünde palmiye ağacı bulunan Aziz Onuphrius, yanında takdis pozisyonunda Aziz Thomas ve elinde bir kitapla Aziz Basil bulunur.

Yemekhane

Üç yapı yan yana olup birbirleriyle bağlantılıdır. Kiler olarak kullanılan ilk mekânda erzakları depolamak için oyuklar bulunmaktadır. En son bölümde ise yemekhane yer alır. Girişin sol tarafında 40-50 kişinin yemek yiyebileceği taştan sıra ve masa mevcuttur. Masanın sağ tarafında üzüm ezmek için bir şırahane vardır.

Karanlık Kilise

 

Karanlık Kilise

Kuzeydeki kavisli bir merdivenden kilisenin dikdörtgen, beşik tonozlu narteksine çıkılır. Narteksin güneyinde bir mezar bulunmaktadır. Kilise haç planlı, haç kolları çapraz tonozlu merkezi kubbeli, dört sütunlu, üç apsislidir.

Karanlık Kilise olarak adlandırılmasının nedeni, narteks kısmındaki küçük bir pencereden çok az ışık almasından dolayıdır. Bu sebeple fresklerdeki renkler oldukça canlıdır.

Kilise ve narteks İncil ve Hz. İsa siklusunu içeren zengin süslemelere sahiptir. Ayrıca Elmalı ve Çarıklı Kilise’de olduğu gibi Tevrat kaynaklı sahneler de resmedilmiştir. Kilise, 11. yüzyıl sonu 12. yüzyıl başına tarihlenmektedir.

Sahneler; “Deesis”, “Müjde”, “Beytüllahim’e Yolculuk”, “Doğum”, “Üç Müneccimin Tapınması”, “Vaftiz”, “Lazarus’un Diriltilmesi”, “Başkalaşım”, “Kudüs’e Giriş”, “Son Akşam Yemeği”, “İhanet”, “Hz. İsa Çarmıhta”, “Hz. İsa’nın Cehenneme İnişi”, “Kadınlar Boş Mezar Başında”, “Havarilerin Takdisi ve Görevlendirilmesi”, “Hz. İsa’nın Göğe Çıkışı”, “İbrahim Peygamber’in Misafirperverliği”, “Üç Yahudi Gencin Yakılması” ve aziz tasvirleri.

Azize Catherine Şapeli

 

Azize Catherine Şapeli

Karanlık Kilise ile Çarıklı Kilise arasında yer alan Azize Catherine Şapeli’nde, hem narteks, hem de naos serbest haç planlı, merkezi kubbelidir; haç kolları beşik tonozlu ve apsis templonludur. Narteks zemininde mezar bulunmaktadır. Şapelin sadece naos kısmında figürler vardır. Pandantifler kabartma geometrik süslemelerle bezenmiştir.

Anna adında bir kişi tarafından yaptırılan Azize Catherine Şapeli, 11. yüzyıla tarihlenmektedir.

Sahneler; apsiste Deesis, bunun altında madalyonlar içinde kilise babaları (Gregory, Basil, John Chrysostom), kuzey haç kolunun güney duvarında at üzerinde Aziz George; karşısında Aziz Theodore, Azize Catherine ve diğer aziz tasvirleridir.

Çarıklı Kilise

 

Çarıklı Kilise

İki sütunlu (diğer sütunlar duvar köşelerinde paye şeklindedir), çapraz tonozlu, üç apsisli ve dört kubbelidir. Sahnelerde Hz. İsa’nın hayatını konu alan tasvirler, İbrahim Peygamber’in misafirperverliğini gösteren Tevrat sahnesi, aziz ve bani tasvirleri iyi muhafaza edilmiştir. Elmalı ve Karanlık Kilise’ye benzemekle beraber, Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi ve çarmıhtan alınış sahneleri kilisenin farklı özelliğidir. Figürler genelde büyük ve uzundur.

Hz. İsa’nın göğe yükseliş sahnesinin altında bulunan ayak izlerinden dolayı kiliseye “Çarıklı Kilise” adı verildiği sanılmaktadır. Kilise 12. yüzyıl sonu, 13. yüzyıl başına tarihlenmektedir.

Ana kubbenin ortasında Pantokrator İsa, madalyonlarda melek büstleri bulunmaktadır. Ayrıca ana apsiste Deesis, kuzey apsiste Meryem ve çocuk İsa, güney apsiste ise Melek Mikael tasviri yer alır.

Sahneler; “Doğum”, “Üç Müneccimin Tapınması”, “Vaftiz”, “Lazarus’un Diritilmesi”, “Başkalaşım”, “Kudüs’e Giriş”, “İhanet”, “Kadınlar Boş Mezar Başında”, “Hz. İsa’nın Göğe Çıkışı” ve aziz tasvirleri.

Tokalı Kilise

Tokalı Kilise

Bölgenin bilinen en eski kaya kilisesi olup 4 mekândan oluşur Tek Nefli Eski Kilise, Yeni Kilise, Eski Kilise’nin altındaki kilise, Yeni Kilise’nin kuzeyindeki Yan Şapel. 10. yüzyılın başlarına tarihlenen Eski Kilise, bugün Yeni Kilisenin giriş mekânı şeklinde ise de orijinalde tek nefli, beşik tonozlu bir yapıdır. Doğusuna Yeni Kilisenin eklenmesi sırasında apsisi tamamen yıkılmıştır. Sahneler tonoz yüzeyine ve duvarların üst bölümüne yerleştirilmiştir. Hz. İsa’nın hayatını kapsayan siklus tonozda panellere ayrılmış olup, sahneler sağ kanatta başlayıp sol kanata doğru takip etmektedir.

Sahneler; tonozun ortasında aziz tasvirleri, sağ kanadında üst panelde “Müjde”, “Ziyaret”, “Bakireliğin İspatı”, “Beytüllahim’e Yolculuk”, “Doğum”, sol kanattaki üst panelde “Üç Müneccimin Tapınması”, “Masum Çocukların Katliamı”, “Mısır’a Kaçış”, “Hz. İsa’nın Mabede Takdimi”, “Zekeriya’nın Öldürülmesi”, sağ kanattaki orta panelde “Elizabeth’in Takip Edilmesi”, “Vaftizci Yahya’nın Görevlendirilmesi”, “Vaftizci Yahya’nın Kehanetleri”, “Hz. İsa’nın Vaftizci Yahya ile Buluşması”, “Vaftiz”, “Kana Düğünü”, sol kanattaki orta panelde “Şarap Mucizesi”, “Ekmeklerin ve Balıkların Çoğaltılması”, “Havarilerin Görevlendirilmesi”, “Kör Adamın İyileştirilmesi”, “Lazarus’un Diriltilmesi”, sağ kanattaki alt panelde “Kudüs’e Giriş”, “Son Akşam Yemeği”, “İhanet”, “Hz. İsa Platus Önünde”, sol kanattaki alt panelde “Hz. İsa Golgota Yolunda”, “Hz. İsa Çarmıhta”, “Hz. İsa’nın Çarmıhtan İndirilmesi”, “İsa’nın Gömülmesi”, “Kadınlar Boş Mezar Başında”, “Hz. İsa’nın Cehenneme İnişi”, “Hz. İsa’nın Göğe Çıkışı”. Bu panelin altında aziz tasvirleri; girişin üstünde ise “Başkalaşım” sahnesi yer almaktadır.

Yeni Tokalı, enlemesine dikdörtgen planlı, basit beşik tonozludur. Doğu duvarında kemerlerle birbirine bağlı dört sütun, sütunların arkasında yükseltilmiş bir koridor, koridordan sonra ana apsis ile iki yan apsis yer alır. Beşik tonozlu nefinde Hz. İsa’nın siklusu kronolojik sıraya göre daha çok kırmızı ve mavi renkler kullanılarak işlenmiştir. Koyu mavi renk, Tokalı Kilise’yi diğer kiliselerden ayıran en önemli özelliktir.

Enlemesine nefte, Aziz Basil’in hayatı, çeşitli azizlerin tasvirleri ve çoğunluk Hz. İsa’nın mucizelerine ait sahneler yer almaktadır. Kilise 10. yüzyılın sonuna ve 11. yüzyılın başına tarihlenmektedir.

Paşabağları ve Zelve Ören Yeri

Paşabağları ve Zelve Ören Yeri

1 km. uzaktaki peribacaları en iyi Zelve ören yerinden görülmektedir. Burada ayrıca Aziz Simeon adına yapılmış şapel ve birçok kaya mekânları bulunmaktadır. Paşabağları’nın daha ilerisinde Göreme-Avanos karayolundan 2 km. içerde olan ve 3 vadiden oluşan Zelve ören yeri, peribacalarının en yoğun olduğu yerdir. 9. ve 13. yüzyıllarda Hıristiyanların önemli yerleşim ve dini merkezlerinden birisi olmuştur. Balıklı, Üzümlü ve Geyikli kiliseler vadinin en önemli kiliseleri olup ikonoklastik dönem öncesine aittir.

1952 yılına kadar iskân edilmiş vadide manastırlar, kiliseler, yerleşim yerleriyle, tünel, değirmen, cami gibi yapılar bulunmaktadır

Çavuşin Kilisesi

Çavuşin Kilisesi

Göreme-Avanos yolu kenarında, Göreme’ye 2.5 km. uzaklıktadır. Tek nefli, beşik tonozlu, 3 apsisli olup narteksi yıkılmıştır.

İmparator Nicephorus Phocas adına yapılan Çavuşin Kilisesi 964-965 yıllarına tarihlenmektedir. Kilisede işlenen konular diğer kaya kiliselerinde olduğu gibi İncil ve Hz. İsa’nın hayatından alınmıştır.

Açıksaray Harabeleri
Gülşehir’e 3 km. uzaklıktadır. Tüf kayalar içinde oyulmuş sayısız mekânlar ve kiliseleriyle önemli bir ören yeridir. 9-10. yüzyıla tarihlenmektedir. Bu yörede bulunan mantar şeklindeki peribacası Kappadokia’da sadece bu ören yerinde görülmektedir.

Aziz Jean Kilisesi

Aziz Jean Kilisesi

Gülşehir ilçe merkezi girişindedir. Kilise, 2 katlıdır. Alt katında şarap mahzenleri, su kanalları ve mezarlar bulunmaktadır. Üst katı ise kilise olup duvarları İncil’den alınmış sahnelerle süslenmiştir. 1995 yılında restore edildikten sonra bugünkü haline gelmiştir.

Hz. İsa ve İncil’den alınan konuların tasvirlerini içeren kilisede sahneler bantlar içinde frizler halindedir. Siyah zemin üzerine sarı ve kahverengi renkler kullanılmıştır. Niş tonozlarında ve cephelerinde bitkisel ve geometrik motiflere rastlanmaktadır. Batı ve güney duvarlarında ise Kappadokia bölgesinde çok az rastlanan “Son Yargı” sahnesi yer almaktadır. Kilise apsisinde yer alan yazıta göre, 1212 yılına tarihlenmektedir.

Özkonak Yeraltı Şehri

Özkonak Yeraltı Şehri

Avanos’a 14 km. uzaklıktaki Özkonak kasabasında bulunan yeraltı şehri, İdiş Dağı’nın kuzey yamaçlarında volkanik, granit bünyeli tüf tabakalarının oldukça kalın olduğu bir yerde yapılmıştır. Yeraltı şehri henüz tam olarak temizlenmemiş olup temizlendiği kadarıyla ziyarete açılmıştır.

Kaymaklı Yeraltı Şehri

Kaymaklı Yeraltı Şehri

Nevşehir’e 20 km. mesafede bulunan Kaymaklı kasabasındadır. 8 katlı olup ilk katı erken dönem tarihlenmektedir. Roma ve Bizans dönemlerinde de diğer alanların oyularak genişletilmesi suretiyle yeraltı şehri haline dönüştürülmüştür. Bugün 4 katı ziyarete açıktır.

İsim:  yeraltisehri.jpg<br /><br /><br /> Görüntüleme: 777<br /><br /><br /> Büyüklük:  21.1 KB (Kilobyte)

Tüf kayalara oyulmuş bu yeraltı şehri, bir kitlenin geçici olarak yaşayabilmesi için gerekli barınma şartlarına haizdir. Dar koridorlarla birbirlerine bağlanan oda ve salonlar, şarap depoları, su mahzenleri, mutfak ve erzak depoları, havalandırma bacaları, su kuyuları, kilise ve dışarıdan gelebilecek herhangi bir tehlikeyi önlemek için kapıyı içten kapatan büyük sürgü taşları vardır.

Derinkuyu Yeraltı Şehri

Derinkuyu Yeraltı Şehri

Nevşehir- Niğde karayolu üzerinde ve Nevşehir’e 30 km. uzaklıkta bulunan Derinkuyu ilçesindedir. Kaymaklı yeraltı şehrinde olduğu gibi burada da büyük bir topluluğu içinde barındıracak ve ihtiyaçlarını karşılayacak mekânlar vardır. Bu yeraltı şehri 8 katlıdır. Kaymaklı yeraltı şehrinden farklı olarak burada misyonerler okulu, günah çıkartma yeri, vaftiz havuzu ve ziyaretçilerin ilgisini çeken kuyu mevcuttur.

Yeraltı şehirleri sadece Kappadokia bölgesinin jeolojik oluşumlarına özgü yapılar olup diğer bölgelerde bu tür örneklere rastlanmamaktadır.

Mazı Yeraltı Şehri

Mazı Yeraltı Şehri

Antik adı “Mataza” olan Mazı köyü, Ürgüp’ün 18 km. güneyinde, Kaymaklı yeraltı şehrinin ise 10 km. doğusundadır.

Değişik yerlerde 4 girişi tespit edilebilmiştir; asıl girişi düzensiz taşlarla örülmüş koridor sağlamaktadır. Kısa koridordaki iri sürgü taşı, yeraltı şehrinin giriş çıkışını kontrol altına almaktadır. İç kısımdaki küçük oda, sürgü taşının rahat bir şekilde hareket etmesi için yapılmıştır. Yeraltı yerleşiminin geniş alanlarına yayılan ahırlar, diğerlerinden farksızdır. Ahırlardan kısa bir koridor vasıtasıyla yeraltı şehrinin kilisesine ulaşılmaktadır. Bu mekânın girişi sürgü taşı ile kapatılabilmektedir. Kilise apsisi, köşeye oyulmuştur ve cephesi kabartmalarla süslüdür.

Özlüce Yeraltı Şehri

 

Özlüce Yeraltı Şehri

Eski adı “Zile” olan Özlüce köyü merkezindeki yeraltı şehri, Nevşehir- Derinkuyu karayolu üzerindeki Kaymaklı kasabasının 6 km. batısındadır.

Girişte bazalttan yapılmış, birbirine geçmeli iki kemerli mekân bulunmaktadır. Daha sonra yine moloz taşlarla örülü 15 m. uzunluğunda bir geçit vasıtasıyla asıl tüf kayaya ulaşılmaktadır. Yeraltı şehrine girişi sağlayan taştan yapılmış mekânlar, asıl yeraltı şehrini oluşturan kaya oyma mekânlara nazaran daha yenidir. Bu koridorun bitiminde 1.75 m. çapında sert granit taştan yapılmış sürgü taşı bulunmaktadır.

Girişteki ana mekân, yeraltı yerleşiminin en geniş alanı olup iki bölümden ibarettir. Büyük mekânın sağında erzak depoları, solunda ise oturma odaları bulunmaktadır. Oldukça uzun olan galerilerin kenarlarında hücre tipi odalar, tabanlarda ise tuzaklar yer alır. Henüz ziyarete açılmamıştır.

Tatlarin Kilisesi ve Yeraltı Şehri

Tatlarin Kilisesi ve Yeraltı Şehri


Acıgöl ilçesine 10 km. uzaklıktadır Tatlarin kasabasında, “Kale” olarak adlandırılan tepenin yamacında yer alır. İki nefli, iki apsisli, beşik tonozlu olan kilisenin narteksi yıkılmıştır. Oldukça iyi korunmuş olan fresklerdeki sahneler bantlarla birbirinden ayrılmıştır. Zeminde koyu gri, tasvirlerde ise mor, hardal ve kırmızı renkler kullanılmıştır.

1991 yılında ziyarete açılan yeraltı şehri ise, mekânlarının büyüklüğü, erzak depolarının sayısının ve kiliselerin çokluğu nedeniyle askeri garnizon ya da manastır kompleksini akla getirir. Yeraltı şehri oldukça geniş alanlara yayılmış, ancak küçük bir kısmı temizlenebilmiştir. Halen iki katı gezilebilen yeraltı şehrinin en önemli özelliği diğer yeraltı şehirlerinde pek bulunamayan tuvalete sahip olmasıdır.

Tağar (St. Theodore) Kilisesi

Ürgüp ilçesi Yeşilöz köyündedir. Aziz Theodore adına yapılmış olan “T” planlı kilise, büyük bir apsise sahiptir. Pandantiflere oturan kubbesinin altında bir galeri bulunmaktadır. Bu bakımdan Kapadokya kiliseleri içinde benzeri yoktur. Resimler 11. ve 13 yüzyıla aittir. Taşıdığı iki ayrı üslup nedeniyle iki ayrı ressam tarafından bezendiği anlaşılmaktadır.

Kırk Şehitler Kilisesi

Kırk Şehitler Kilisesi

Ürgüp’ün 80 km. güneyinde Şahin Efendi köyündedir. Kolonlarla birbirinden ayrılmış iki nefli kilisede Sebasten’in 40 din şehidinin resmini içermektedir. 1216 yılında Selçuklu egemenliği döneminde boyanmıştır.

Mustafapaşa (Sinasos)

Mustafapaşa (Sinasos)

Ürgüp’ün 6 km. güneyinde yer alan Mustafapaşa, 20. yüzyılın başlarına kadar Rum ve Türklerin birlikte yaşadığı bir kasabadır. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarına tarihlenen eski Rum evleri oldukça zengin taş işçiliği arz ederler.

Mustafapaşa’nın batısında yer alan Gömede Vadisi morfolojik açıdan Ihlara Vadisi’nin küçük bir benzeridir. Ihlara Vadisi’nde olduğu gibi kaya oyma kiliselere, barınaklara ve vadinin içinden geçen bir dereye sahiptir.

Mustafapaşa’daki önemli kilise ve manastırlar; Aios Vasilios Kilisesi, Sinasos Kilisesi, Alakara Kilisesi, Aios Nichole Manastırı, Konstantin-Helena Kilisesi, Manastır Vadisi kiliseleri ve Basil Kilisesi’dir. Ayrıca Osmanlı döneminde inşa edilmiş güzel taş ve ağaç işçiliği gösteren bir kervansaray da bulunmaktadır.

Nevşehir Kalesi

Nevşehir Kalesi

 

Selçuklular döneminde, Bağdat’a giden kervan yolunun korunması amacıyla inşa edilmiştir. Nevşehir’in eski yerleşim yerinde, sağlam bazalt kütleli bir tepenin üzerinde bulunan kale, Osmanlı döneminde Damat İbrahim Paşa tarafından onarılmış ve cumhuriyet döneminde de yeniden restore edilerek tahrip olmaktan korunmuştur. Sur duvarları genelde sağlam olup, kale girişi güneybatı yönündedir

Uçhisar Kalesi

Uçhisar Kalesi

Nevşehir merkezine 10 km. uzaklıkta bulunan Uçhisar, doğal konumu nedeniyle bir hisar görünümündedir. Kapadokya manzarasına hâkimdir. Doğu Roma döneminde, korunaklı yapısı ile Arap akınlarına karşı kolayca savunma sağlamıştır. Kalenin içerisine oyulmuş eski bir mağara bulunmaktadır. Mağaraya üç yol ile girilir ve bu yollar geniş bir salonda birleşir. Yolların birinde taş kapı, ardında da nöbetçi odası mevcuttur. Kalenin içerisinde başka dehlizler de bulunmakla birlikte, bunların bazıları çökmüş bazıları ise molozla dolmuştur.

Ortahisar

Ortahisar


Ürgüp-Nevşehir yolunun güneyinde bulunmaktadır. Yerleşimin ortasında kayalardan oyma evlerle çevrelenen doğal bir kale bulunmaktadır. Ortahisar’ın en önemli özelliği, bünyesindeki yeraltı kentleridir. Kolayca şekillendirilebilen bir kaya yapısına sahip olan kalede yerin altına oyulmuş doğal soğuk hava depoları da bulunmakta olup, bu depolarda günümüzde narenciye saklanmaktadır.

Kurşunlu Camisi (Damat İbrahim Paşa Külliyesi)

 

Kurşunlu Camisi (Damat İbrahim Paşa Külliyesi)


Damat İbrahim Paşa tarafından 18. yüzyılda yaptırılan külliyede, cami, medrese, imaret, sübyan mektebi, hamam, kervansaray ve çeşmeler bulunmaktadır. Ana mekân sekizgen kasnağa oturan bir kubbe ile örtülüdür. Camiye üç kapıdan girilir. Ana giriş avlu kapısının kuzeybatısında olup, kapı üzerinde Şair Nedim’e ait bir mermer kitabe yer almaktadır. Güney duvarındaki giriş kapısı ise yol seviyesinden yüksekte kaldığından, avluya merdivenlerle inilmektedir. Üçüncü kapı ise doğudadır. Cami bezemeleriyle lale devrinin özelliklerini taşır.
Medrese: Camiyle aynı tarihte yapılan medrese, caminin batısındadır. İlk müderrisi ünlü Kunevi Çelebi olan medrese dikdörtgen planlıdır. Avlu kubbeli revaklarla çevrili olup, kuzeydoğu kulesinde dershanesi yer almaktadır. Üzeri pandantifli bir kubbeyle örtülüdür. Medresede içlerinde ocak ve dolap nişleri olan 17 talebe hücresi vardır. Eyvanlı iki kapısı olan medresenin kitabesi Şair Vehbi tarafından yazılmıştır. Yapı, 1961 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce restore edilmiştir.

Kütüphane: 1727 yılında inşa edilen kütüphanenin kitabesini Şair Nedim yazmıştır. Damat İbrahim Paşa’nın buraya 187 cilt kitap armağan ettiği bilinmektedir. Kütüphanenin en önemli eserlerini, İbrahim Paşa’nın bağışladığı el yazması Osmanlıca, Arapça ve Farsça kitaplar oluşturmaktadır.

İmaret: 1726 yılında yaptırılmıştır. Yuvarlak kemerli kapıdan yüksek duvarlarla çevrili bir avluya girilir. Bir süre hapishane olarak, 1949’dan 1967 yılına kadar müze olarak kullanılmıştır. İmaretin kitabesini Şair Vehbi yazmıştır.

Sübyan Mektebi: İmaretin yanında, aynı avlu içinde bulunan Sübyan Mektebi, 1726 yılında inşa edilmiştir. İki katlı olan yapının alt katı kayalardan oyularak yapılmıştır. Mektebin kitabesi Şair Vehbi tarafından yazılmıştır. 1949-1967’ye kadar müze olarak kullanılmıştır.

Hamam: Külliyenin kuzeyinde yer alan hamam, 1726-1727 tarihleri arasında yaptırılmıştır. Kesme taştan yapılan hamamın ortası ve soğukluk bir kubbeyle örtülü olup, yanlarda da kubbeli şekiller bulunmaktadır. Yuvarlak kemerli kapıdan, ortasında göbektaşı yanlarında ise kurnalı şekiller bulunan sıcaklığa girilir. Sıcaklığın batısında su deposu ve külhanı vardır. Günümüzde de kullanılan hamamın kitabesi Şair Nedim’e aittir.

Taşkınpaşa Külliyesi

Taşkınpaşa Külliyesi

Ürgüp ilçesinin 18 km. güneybatısındaki Taşkınpaşa köyündedir. Karamanoğulları döneminin önemli yapılarındandır.

Cami: Avlu içindedir. Kitabesi bulunmamaktadır. Ancak, 14. yüzyıl ortalarında yapıldığı sanılmaktadır. Zengin bezemeli taç kapıdan camiye girilir. Geometrik ve mukarnas bordürlü dış kemer, dilimli olup, iki küçük sütuna oturmuştur. Sütun kaideleri bitkisel motifler, rumilerle bezelidir. İki basamakla dikdörtgen planlı ana mekâna girilir. Üç nefli mekânın yalnızca mihrap önü kubbe, öbür bölümleri beşik tonoz örtülüdür. Minber ve mihrabı özgün değildir. Özgün olanlar 1940’ta önce Kayseri daha sonra Ankara Etnografya Müzesi’ne taşınmıştır. İnce işçilikli bu özgün mihrap, cevizden ağaç oyma tekniği ile yapılmıştır. Yazıt kuşakları, kıvrık dal, tomurcuk motifleri ve geometrik geçmelerden oluşan bezemeler uyumlu biçimde yerleştirilmiştir. Taç kapının sağında Yaz Camii adı ile bilinen dikdörtgen planlı mescit vardır. Ana mekân içten beşik tonoz, dıştan düz cam örtülüdür. Mescide bitişik minarenin 4 sütunlu kubbeli ilginç bir mimarisi vardır.

Sekizgen Kümbet: Avluda, caminin doğusundaki yapıdır. Yazıtsızdır. Ancak yayınlarda 1342’de yaptırıldığı bildirilmektedir. Kare kaideye oturtulmuş sekizgen planlı bir yapıdır. Türbenin dışı geometrik bezekli panolara ayrılmıştır. Üçgen, beşgen vb. geometrik motiflerle yıldızların çeşitli biçimlerde kullanılmasıyla desenler elde edilmiştir. Ana mekânın altında dikdörtgen planlı, kayaya oyulmuş mumyalık bulunmaktadır.

Altıgen Kümbet: Avluda caminin kuzeyindedir. Yazıtsızdır. Sekizgen Kümbet gibi 14. yüzyıla tarihlenmektedir. Altıgen planlı yapının mumyalı bölümü doldurulmuştur. İçten kubbeli yapıda İlyas Bey, Hızır Bey ve Hasan adlı kişilerin kitabeli, mermer sandukaları vardır.

Medrese:

Taşkınpaşa Külliyesi

Camiye 3 km. uzaklıktadır. Kitabesi bulunmamaktadır ama 1350 tarihli vakfiyede adı geçmektedir. Araştırmalar medrese olarak bilinen yapının saray olduğunu ortaya çıkarmıştır. Camiden uzak olması, Yeşil Vadi’ye bakan büyük odaların bulunması bunu doğrulamaktadır. Taç kapı iç kapılar, pencereler kesme taştan, duvarlar ise moloz taştandır. Duvarların kesme taş kaplamaları dökülmüştür. Taç kapıda geometrik ve bitkisel motifler ustaca kullanılmıştır. Yapı, uzun bir hole açılan değişik büyüklükte odalardan oluşmaktadır. Kuzeydoğudaki küçük odaların oturma ve iş odaları olduğu sanılmaktadır. Girişin kuzeyde dama çıkan basamaklar orada da bir oda olduğunu düşündürmektedir. Yapının güneybatısında, girişin yanındaki iki kapıyla mescide girilir. Mescidin taş mihrabı dıştan palmet ve rumilerden oluşan motiflerle bezelidir. Üçgen mihrap nişi mukarnaslı olup yanlarda palmet ve rumilerden örgü motifi ile çevrilmiştir.

Beylik Hanı

Kurşunlu Camisinin avlusunun alt kısmında olup bir bölümü kayaların oyulması ile yapılmıştır. Beylik Hanı, Damat İbrahim Paşa’nın, Nevşehir’i canlı bir ticaret şehri yapmak amacıyla yaptırdığı eserlerden biridir. Kitabesini Şair Raşit’in yazdığı handa, günümüzde sadece hayvanlara ayrılan bölüm kalmıştır.

Sarıhan (Avanos)

Sarıhan (Avanos)


Avanos’a 5 km. uzaklıktadır. Sultan hanlarının klasik planına sahiptir. Kareye yaklaşan avlulu ön bölüm ile dikdörtgen planlı, üstü örtülü arka bölümden oluşmaktadır. Yazıtsız olmakla birlikte Selçuklu yapısı olduğu sanılmaktadır.

Hacı Bektaş Veli Külliyesi

Hacı Bektaş Veli Külliyesi
Nadar Avlusu, Dergâh Avlusu ve Hazret Avlusu çevresindeki yapılardan meydana gelmiştir Külliyede bulunan tüm yapılar, fonksiyonlarına uygun biçimde bu avluların çevresine yerleştirilmiştir.. İlk yapı olan Çile Damı Hacı Bektaş Veli nin sağlığında inşa edilmiş, çeşitli zamanlarda yapılan eklentiler ve yenilemelerle Külliye bugünkü şeklini almıştır.

Bektaşiler tarafına Pirevi olarak adlandırılan dergâhın faaliyetlerine 20 kasım 1925’de tekke ve zaviyelerin kapatılması ile so0n verilmiştir. Dergah içinde bulunan taşınabilir eserler Ankara etnografya Müzesi’ne götürülmüştür.1959 yılında restore edilen dergah 1964 yılında müze olarak açılmıştır.